Beyin: Senin Hikayen

Adı: Beyin – Senin Hikayen
Yazar: David Eagleman
Baskı tarihi: 2016
Sayfa sayısı: 272
Format: Karton Kapak
ISBN: 9786054729692
Orijinal adı: The Brain: The Story of You
Çeviri: Zeynep Arık Tozar
Dil: Türkçe
Ülke: Türkiye
Yayınevi: Domingo

Alıntılar

  • Beynin çarpıcı yönü, fiziksel varlığının ta kendisidir. Bu alelade madde kütlesi, yarattığı zihinsel süreçlerle öyle bir tezat oluşturur ki… Düşünce düşlerimizin, anılarımız ve deneyimlerimizin tümü bu tuhaf nöral dokudan doğar. Kimliğimiz, beynin çapraşık elektrokimyasal ateşlenme örüntülerinde saklıdır. Bu etkinliklerin sonlanması, bizim de sonumuz demektir. Etkinliklerin, hasar ya da ilaçlara bağlı olarak karakter değiştirmesi, bizim de hiç sektirmeden karakter değiştirmemiz anlamına gelir.
  • Kendi gerçekliğimiz içine öyle hapsolmuş durumdayız ki, tutsaklığımızın farkına varmamız bile son derece güçleşmiş durumda.
  • Biz insanlar, tümüyle aciz halde doğarız. Yürüyene kadar bir yıl geçer; biçimlenmiş düşünceleri dile dökene kadar kabaca iki yıl, başımızın çaresine bakar hale gelene kadar da bir çok yıl daha… Sözgelimi yunuslar, daha doğar doğumda yüzmeye başlarlar; zürafalar ayakta durmayı saatler içinde öğrenirler; bir zebra yavrusu da doğumu izleyen kırk beş dakika içinde koşabilir. İlk bakışta diğer türler için avantaj gibi görülen bu durum, aslında önemli bir sınırlamaya işaret eder. Hayvan yavrularındaki bu hızlı gelişimin nedeni, beyinlerinin büyük oranda önceden programlanmış bir şablona göre bağlantılar kurmasıdır. Önceden programlanış bir beyinle doğma stratejisi, hayvanın bulunduğu ekosistem içerisindeki belirli bir bölgede işe yarar. ama o hayvanı o bölgeden çıkardığınızda yaşama ve gelişme şansı düşük olacaktır. İnsanlar ise aksine, buzlu tundralardan yüksek dağlara ya da vızır vızır işleyen kentlere kadar birçok ortamda yaşama becerisine sahiptir. Bunun mümkün olmasının nedeni ise, gelişimi şaşılası derecede eksik kalmış birer beyinle doğuyor olmamızdır. İnsan beyni, her şey devrelerine “kazınmış” halde ortaya çıkmaz; onun yerine, yaşamsal deneyimlerin ayrıntılarıyla sürekli olarak yeniden biçimlenme olanağı tanır kendisine.
  • Yeni doğan bir bebeğin nöronları birbirinden oldukça farklı ve bağlantısızdır. Yaşamın ilk iki yılında, aldıkları duyusal bilgilere bağlı olarak nöronlar birbirleriyle çok hızlı biçimde bağlantı kurmaya başlar. Öyle ki; bebeğin beyninde saniyede yaklaşık iki milyon yeni bağlantı, yeni sinaps oluşur. İki yılın sonunda bebekteki sinapsların sayısı yüz trilyonu aşarak, bir yetişkindeki sinaps sayısının iki katına ulaşır. Beyin, artık bir zirve noktasına ulaşmış ve ihtiyaç duyacağından çok daha fazla bağlantı kurmuş durumdadır. Bu noktada, yeni bağlantıların oluşum süreci, yerini nöral “budama” olarak bilinen bir başka stratejiye bırakacak, yaş ilerledikçe sinapsların yüzde 50 kadarı yavaş yavaş budanıp kalkacaktır. Sizi siz yapan, beyninizde gelişen değil, beyninizde yok edilen şeylerdir aslında.
  • Bebekken çevrenizle konuşulan dil, o dile özgü sesleri işitme becerinizi geliştirirken, diğer dillere özgü sesleri işitme becerinizi de olumsuz yönde etkiler. Japonya’da doğan bir bebek ile ABD’de doğan bir bebeğin her ikisi de iki dildeki bütün seslere tepki verecek, ancak Japonya’da doğan bebek bir süre sonra R ve L harflerinin betimlediği sesleri ayırt etme becerisini kaybedecektir. Çünkü bu iki ses Japonca’da birbirinden ayrılmaz. Özetle, içinde bulunduğumuz dünya tarafından biçimlendiriliriz.
  • İnsan beynindeki yapım süreci yaklaşık 25 yaşın sonuna kadar sürer. Onlu yaşlarda, beyin ağlarının geçtiği yeniden düzenleme ve değişim süreci, görünen kimliğimizi ciddi biçimde etkilenmesi bakımından son derece önemlidir. Kişi çocukluktan ergenliğe yol aldıkça mPFC (Medial Profrontal Korteks: Bu bölge, kendinizi (benliğinizi) -özellikle de belirli bir durumun benliğiniz açısından taşıdığı duygusal önemi- düşündüğünüzde etkinleşir.) bölgesi sosyal durumlar karşısında etkinlik artışı göstererek on beş yaş civarlarında da zirve noktasına ulaşır. Bu noktada, sosyal durum ve yaşantılar büyük duygusal ağırlık taşıdığından, öz bilince dayalı stres tepkileri çok yoğun olur. Toplumsal iğretilik ve duygusal yönden aşırı duyarlığın ötesinde, ergen beyni risk almaya da ayarlanmıştır. Riskli davranışlar, ergen beyni için çok daha cezbedicidir. Bu durum, büyük ölçüde ödül ve teşviklere nasıl yanıt verdiğimizle ilgilidir. Ergenlik çağında nasıl biri olduğumuz, basitçe bir seçim ya da tavrın değil, yoğun ve kaçınılmaz bir beyinsel değişim döneminin sonucudur.
  • Birer yetişkin olarak kişiliğimizin artık sabit ve değişmez olduğunu düşünebilirsiniz. Ancak durum hiç de böyle değildir. Beyin yetişkinlikte de değişmeyi sürdürür. Deneyim beyni değiştirir ve bu değişim korunur.
  • Beyindeki tepe ve vadilerin biçimleri hemen hemen her insanda aynıdır. Ancak bazı ayrıntılar vardır ki, bunlar geçmişiniz ve şimdiki kimliğinizle ilgili kişisel ve benzersiz bir yansıma sunarlar. İçinde doğduğunuz aile, içinde yaşadığınız kültür, arkadaşlarınız, işiniz, izlemiş olduğunuz her bir film, yapmış olduğunuz her bir sohbet sinir sisteminiz üzerinde iz bırakmıştır. Bu izler, sizi siz yapan bütünü oluşturur ve nasıl birine dönüşeceğinizle ilgili sınırlamalar getirir.
  • Vücudumuz sürekli bir değişim halindedir. Öyle ki yaklaşık her yedi yılda bir, vücudumuzdaki her bir atomun yerini başka atomlar almış olur. Fiziksel açıdan siz, aslında sürekli olarak yeni bir size dönüşürsünüz. Ancak bütün bu faklı versiyonlarınızı birbirine bağlayan sabit bir olgu vardır: Bellek. Ancak bu noktada da bir sorun var gibidir. Belleğin süreklilik duygusu bir yanılsama olabilir mi? Anılarımızdaki ortak noktalar beklenen düzeyde olmayabilir. On beş yalında nasıl biri olduğunuzla ilgili hatırladıklarınız, on beş yaşında nasıl biri ile olduğunuzla ilgili gerçeklerden farklılık gösterecektir. Dahası, geçmişteki belirli olaylara ilişkin anılarımız da birbirinden ayrılır. Beynimizdeki kurulan ilişiklendirmeler temelindeki engin bir nöron ağı ile birbirine bağlanır. Hipokampusun bu ağı defalarca işlemesiyle de gruplar arasındaki ilişkiler sabitlenir. Aynı anda etkin olan nöronlar, birbirleriyle daha güçlü bağlantılar kuracaktır. Sonuçta ortaya çıkan ağ, olaya ilişkin benzersiz bir imza niteliğindedir. Ve bu imza bizim anılarımızı oluşturur. Dolayısıyla kullanılmayan ya da daha az kullanılan ağlar da zamanla kopacak ya da yanlış bir ağa bağlanacaktır. Her yeni olay, sınırlı sayıda nöronla yeni ilişkiler kurmak zorundadır. İşin ilginç yanı ise, solmuş bir anının size hiç de solmuş gibi gelmemesidir. Her zaman farkına varmasanız da, anılarınız beklediğiniz ölçüde zengin değildir ve anıların düşmanı zaman değil, diğer anılardır. Geçmişimiz, gerçeklere sadık bir kayıt değil, bir yeniden yapılandırma ürünüdür ve kimi zaman mitolojinin sınırlarında dolandığı da olur. Yaşantımıza ait anılarımıza başvurduğumuzda, bütün ayrıntıların tamı tamına doğru olmayabileceği konusunda temkini elden bırakmamamız gereklidir. Bunlardan kimi, insanların bize kendimizle ilgili anlattıklarından kaynaklanırken, kiminde de boşlukları akla uygun biçimde kendimiz doldurmuşuzdur. Bu nedenle kim olduğunuz sorusuna vereceğiniz yanıt sadece anılarımıza dayalıysa, bu, kimliğinizi de tuhaf, süreğen ve değişken bir hikayeden farksız kılar.
  • Beyin gün içinde ne kadar etkinse, geceleri de o kadar etkindir. Nöronlar, uyku sırasında yalnızca birbirleriyle farklı türden bir eşgüdüm içinde çalışır ve daha senkronize, daha ritmik bir duruma gelir.
  • Bir şeyin sizin için anlamı bütünüyle, yaşam deneyimlerinizin tarihi üzerine kurulmuş olan beyinsel ilişkiler ağıyla ilgilidir. Nesneleri oldukları gibi değil, “size göre” oldukları gibi algılarsınız. Tam şu anda deneyimlediğiniz bilinçli farkındalık, yalnızca ve yalnızca size özgüdür.
  • Deneyimlediğiniz her şey, algıladığınız her bir görüntü, ses ya da koku, dolaysız bir deneyim olmaktan çok, karanlık bir tiyatroda oynanan elektrokimyasal bir yorumdur.
  • Beyin, aslında girdinin ayrıntıları ile ilgilenmez. İlgilendiği tek şey; dünyada yolunu bulup ihtiyacı olan her şeyi elde etmenin en verimli ve en etkili yolunu çözümlemektir. Ancak olanları anlamak için asıl dikkate almanız gereken şey, içerideki bilgileri işlemleme hızı olmalıdır. Görsel veriler, işitsel verilerle kıyaslandığında daha karmaşık işlemleme sürecine tabi olurlar. Örneğin koşuculara çıkış işareti verilirken tabanca kullanılmasının nedeni de budur.
  • Beyin, sinyallerin varış zamanı arasındaki farkı gizler. Nasıl mı? Size gerçeklik olarak sunduğu şey, özünde gerçekliğin geciktirilmiş bir versiyonudur. Beyniniz olan bitenle ilgili bir hikayeye karar vermeden önce, duyulardan gelen bütün verileri bir araya toplar. Duyusal bilgiler, duyunun türüne bağlı olarak farklı sürelerde işlenir. Yetmezmiş gibi, tek bir duyu için de zamansal farklılıklar söz konusu olabilir. Sözgelimi, ayak başparmağınızdan gelen sinyallerin beyne ulaşması, burundan gelen sinyallerle kıyaslandığında daha uzun sürer. Ama bu farkları algılamazsanız. Önce sinyaller bir araya toplandığından, her şey size eş zamanlı olarak görünür. Bütün bunlardan çıkan sonuç; aslında geçmişte yaşadığınızdır. Siz, “anı” yaşadığınızı hissedene kadar, o “an” çoktan uçup gitmiştir. Duyulardan gelen bilginin eşzamanlı hale getirilmesi için ödediğiniz bedel, bilinçli farkındalığın fiziksel dünyanın gerisinden gelmesidir. Bu, bir olayın gerçekleşmesi ile onu deneyimlemeniz arasındaki aşılmaz boşuluğu temsil eder.
  • Gerçeklik deneyiminiz, beynimizin nihai kurgusudur. Çünkü duyularımızı kaybettiğimizde gerçeklik algımız sonlanmaz; sadece tuhaflaşır. Örneğin; görmeyle ilgili geleneksel modele göre algı, gözlerde başlayıp beyindeki gizemli bir sonla biten veri akışının sonucudur. Aslına bakılırsa beyin, gözlerden ve diğer başka duyu organlarından gelen bilgileri almadan önce, kendi gerçekliğini üretmeye başlamıştır bile. Bu duruma “içsel model” denir. Dünyayla ilgili olarak oluşturulan ayrıntılı beklentiler (beynin, dışarıda ne olduğuna ilişki “tahminleri”), görme korteksinden talamusa ulaştırılır. Talamus, bunları gözlerden gelen bilgiyle karşılaştırır. Karşılaştırma sonucu beklentiye uyuyorsa (“başımı çevirdiğimde, orada bir sandalye görmeyi bekliyorum”), görme sistemine yeniden yönlendirilen etkinliğin oranı çok düşük olur. Talamusun yaptığı, aslında gözlerin ilettiği bilgiyle beynin içsel modelinin öngördükleri arasındaki farkı bildirmektir. Başka bir ifadeyle, görme korteksine geri gönderilen bilgi (hata), beklentilerde yer almayan, yani öngörülmemiş bilgidir. Sonuçta herhangi bir anda görme olarak deneyimlediğimiz şey, gözümüze akan ışıktan çok, kafamızda zaten var olanlara dayanır.
  • Dış dünyanın sizin için kararlı halde kalmasını sağlayan (hareket ettiğinizde bile), kurduğunuz içsel modeldir. İnsan gözleri saniyede yakaşık dört kez, seğirmeye benzeyen ve sekmeli (sakkadik) hareket adı verilen bir hareketle döner. Cep telefonunuz ile bu şekilde bir video çekecek olsanız, videoyu izlediğinizde hızla titreşen görüntüler midenizi bulandıracaktır. İçsel modeliniz, dış dünyanın kararlı olduğu varsayımıyla işlemektedir. Gözleriniz video kamera gibi çalışmaz. Onlar için mesele, dış dünyaya atılıp, içsel modelinize sunulacak daha fazla ayrıntı bulmaktır. İçsel modelinizi beslemek üzere veri toplamaktadırlar. Dış dünya ile ilgili olarak kurduğumuz içsel model, çevremiz hakkında hızla fikir sahibi olmamızı sağlar. Temel görevi de budur: Dünyayı kolaçan etmek.
  • Rengin, çevremizdeki dünyanın temel bir özelliği olduğunu düşünürüz; ama dış dünyada ren diye bir şey yoktur aslında. Elektromanyetik ışınım bir nesneye çarptığında, bir kısmı nesneden seker ve gözlerimiz tarafından yakalanır. Dalgaboyu kombinasyonlarından milyonlarcasını ayırt edebiliriz; ama bunların renge dönüştüğü tek yer, kafamızın içidir. Renk dediğimiz şey, çeşitli dalgaboyları için yaptığımız ve yalnızca içsel dünyamızda varlık bulan bir yorumdan başka bir şey değildir.
  • Her canlı, yalnızca kendi gerçeklik dilimini algılayabilir. Hiçbir canlı nesnel gerçekliğin kendisini deneyimlemez; deneyimlediği tek şey, geçirdiği evrim sürecinin izin verdikleriyle sınırlıdır. Gerçek dünya duyusal zenginliklerle dolu bir yer değildir. her şey, beyninizin kendi duyarlığıyla dünyayı bizim için aydınlatmasından ibarettir.
  • Hayatın riske girdiği çeşitli olaylar (araba kazaları, çeşitli saldırılar gibi) kadar, değer verilen birinin tanıklık edildiği bazı olaylarda da zamanın yavaşladığı öznel deneyimden söz edilmiştir. Bu ifadelerin ortak özelliği, zengin ayrıntı içeriğidir. Tehlikeli durumlarda “amigdala” adı verilen beyin yapısı ön plana çıkarak, beynin geri kalanının kaynaklarını idare etmeye başlar ve bütün dikkatleri içinde bulunulan duruma yöneltir. Eğer devrede amigdala varsa; anılar, normal koşullarda olduğundan çok daha zengin ve ayrıntılı biçimde saklanır. Artık ikincil bir bellek sistemi etkinleşmiştir. Bu işleyişin ilginç bir yan etkisi de vardır. Beyniniz böylesine bir anı yoğunluğuna alışık değildir. bu nedenle olaylar belleğinizde yeniden canlandığında, bunların aslında daha uzun sürmüş olması gerektiği yorumunu yaparsınız.
  • Beyin bize habire hikayeler anlatır ve her birimiz de anlattığı bu hikayelere inanırız. İster bir görsel yanılsamaya kanın, ister içine hapsolduğunuz rüyaya inanın, ister harfleri renklerle birlikte deneyimleyin, ister bir şizofreni atağı sırasında yaşadığınız sanrıyı gerçek sanın. Beyin hikayelerini size nasıl sunarsa siz de gerçekliğinizi o şekilde kabullenirsiniz. daha da tuhafı, her beynin anlattığı hikaye, büyük olasılıkla bir diğerinin anlattığından farklılıklar içerecektir. Gerçeklik, yalnızca sizin seyredebildiğiniz ve kapatamadığınız bir televizyon programı gibidir.Kurgudan geçmiş ve kişiselleştirilmiş halde, yalnızca sizin için sunulan bir program.
  • Eylemleriniz, inançlarınız ve eğilimleriniz, beyninizin bilinçli erişime tümüyle kapalı ağları tarafından yönlendirilir. Beynin bilinçdışı çalışan düzeneği her an işbaşındadır. Ama öylesine pürüssüz bir işleyiş dergiler ki, gerçekleştirdiği işlemlerin genellikle farkına varmayız bile. En temel hareketlerimizde bile devreye giren çetrefilli ayrıntılar, göremeyeceğiniz kadar küçük ölçekte ve kavrayışımızın çok ötesindeki bir karmaşıklık düzeyinde vızıldayıp duran trilyonlarca hesaplamayla hayat bulur. Bir süper-bilgisayar bunları hesaplamak için muazzam miktarda enerji tüketimine ihtiyaç duyar. Ancak insan beyni inanılmaz bir verimlilikle çalışır. Kullandığı enerji, 60 vatlık bir ampülün kullandığı enerjiden fazla değildir. Bu enerji verimliliğini sağlayan şey ise “kas belleği” olarak adlandırılan şeydir. Tabi ki bilgiler kaslarda depolanmaz. Beynimiz bütün yaşamımız boyunca kendini yeniden yazarak, alıştırmasını yaptığımız uygulamalar (yürümek, araba kullanmak, vb.) için adanmış develer kurar. Bu programları yapma becerisi beynin en güçlü numaralarından biridir. Beynin devrelerine bir kez kazınan bu beceriler, artık siz onlar üzerinde düşünmeden -yani bilinçli çaba göstermeden- uygulamaya geçebilir; bu da kaynakları serbest bırakarak bilincin başka işlerle ilgilenip onları içselleştirmesine olanak tanır. Bu otomatikleştirme sürecinin bir soncu da, yeni becerilerin bilincin erişimi dışında kalmalarıdır. Otomatikleşmiş becerilerin ilginç bir özelliği daha vardır: Onlara bilinçli olarak müdahale etmeye kalkıştığınızda, performans genellikle düşer. Özellikle bazı türden eylemler söz konusu olduğunda başka çare de yoktur zaten. Çünkü bilinçdışı beyin, bilinçli zihnin yetişemeyeceği hızlarda çalışabilir.
  • Bütün fikirlerimizi bilinçli olarak kendimize mal ederiz. Ortaya çıkışlarında işin zor kısmını kendimiz yapmışız gibi. Ama gerçekte bilinçdışı beynimiz, biz fikrin farkına bilinçli olarak varıp “aklıma bir fikir geldi” beyanında bulunmadan saatler, hatta aylar öncesinden çalışmaya başlamış, anılarımızı pekiştirmek, yeni bileşimler bulmak, sonuçları değerlendirmek için didinip durmuştur. Bunun sonuçlarından biri de, kendi seçimlerimizin altında yatan nedenlerin çoğunlukla farkında olmayışımızdır. Beynimiz çevreden sürekli olarak bilgi toplar ve bu bilgiyi de davranışlarımızı yönlendirmede kullanır. Ancak çevre etkilerinin farkında değilizdir çoğu zaman. Bilinçli farkındalığımızın devreye girip girmemesi, bu açıdan önemli değildir. Ve genellikle girmez de. Çoğu zaman, sizin adınıza alınan kararların farkında bile değilsinizdir.
  • Bilinç, beklenmeyen bir şey olduğunda, bir sonraki adımımızı hesaplamaya ihtiyaç duyduğumuzda devreye girer. Beyin, işleri mümkün olduğunca otomatik pilot üzerinden yürütmeye çalışsa da, sürekli falsolu topların geldiği bir dünyada bu her zaman mümkün olmaz. Ancak bilinç, yalnızca süprizlere tepki vermekle ilgili değildir. Beyin içindeki çatışmaları çözümlemede de hayati bir rol üstlenir. Bilinci, büyük bir şirketin CEO’suna benzetebiliriz. Bu şirketin bünyesindeki binlerce birim ve bölümün hepsi de, birbirleriyle farklı bir şekilde işbirliği yapmakta, etkileşim kurmakta ve rekabete girmektedir. Şirketin gündelik işleyişiyle çok az ayrıntıya erişimi olan CEO, buna karşın şirketin uzun dönemli hedeflerini her an kollamaktadır. CEO, bir şirketin kendine en soyut bakış biçimini temsil eder. Bilinç de öyle.
  • Özerkliğe sahip olduğumuz, yani seçimlerimizi özgürce yaptığımız duygusuyla yaşarız.  Gerçek şu ki, bilinçli zihin, kendisini kontrolü elinde bulundurduğuna ikna etmede son derece ustalaşmıştır. Düşünceleriniz, duygularınız ve kararlarınızın kaynağı, sayılarla ifade edilemeyecek ölçülere varabilen bir enerji değiş tokuşudur. Bütün bunlar öngörülemezliğin başlangıcıdır yalnızca. Her bir beyin, başka beyinlerden oluşmuş bir dünya içine gömülmüştür. İster bir yemek masasının çevresinde, ister bir sınıfın içinde, ister internet dünyasının erimi kapsamında olsun. Gezegendeki bütün insan nöronları birbirini etkileyerek hayal bile edilemeyecek karmaşıklıkta bir sistem oluşturmuşlardır. Bu da demektir ki, nöronlar doğrudan fiziksel kurallara tabi kalsalar bile, herhangi bir bireyin bir sonraki adımının ne olacağını tahmin etmek, uygulamada imkansız olacaktır. Bu muazzam karmaşıklık karşısında bize kalan, basit bir gerçeği anlamaya yetecek bir içgörüyle idare etmektir. Bu, yaşamlarımızın, farkındalık ya da kontrol sınırlarımızın çok ötesine uzanan kuvvetlerce idare edildiği gerçeğidir.
  • Beyin bir tür refleksle, belirsizlik taşıyan bir şeyle ilgili bir seçim yapar. Sonra yeniden yapar seçimi. Bu şekilde defalarca ileri-geri gidip gelebilir. Ama sonuçta yaptığı iş, belirsizliği seçeneklerle parçalamaktır. Bütün yaşamımız boyunca her gün binlerce karar vermek durumunda olan beyniniz, bu şekilde yaşam deneyimlerinizi de belirlemektedir. Ne giyeceğiniz, kimi arayacağınız, gelişigüzel bir sözü nasıl yorumlayacağınız, vb. bütün eylem ve düşüncelerinizin temeli, aldığınız kararlardır. Kimliğiniz, yaşamınızın her anında kafatasınızın altında, beyninizin tümü içinde köpüren egemenlik savaşlarından doğar.
  • Beynin işleyişi, bilgisayarların aksine, her biri diğerine üstün gelmeye çalışan farklı olasılıklar arasındaki çatışmalardan beslenir. Üstelik seçenekler de her zaman birden fazladır. Beynin içinde süregelen çatışmalara bağlı olarak her gün kendimizle konuşur ve tartışırız. Konuştuklarımızın hepsi de biziz. Ama farklı parçaların söz aldığı bir biz.
  • Vagon açmazı, gerçek dünyada karşılaştığımız durumlara ışık tutar. Bunlar, adamı deponun tepesinden aşağı itmekten çok kolu çekmek eylemiyle kıyaslanabilecek günümüz savaşlarının örneğidir. Uzun erimli bir füze fırlatmak için bir düğmeye basıldığında, yalnızca mantık problemlerini çözmede işlev gören ağlar devreye girer. bu sırada akılcı ağlar devrededir. Ancak aynı şey duygusal ağlar için geçerli olmayabilir. Uzaktan yürütülen savaşların ayrık ve kopuk doğası iç çelişkilerin şiddetini düşürerek savaş girişimlerini kolaylaştırır. Bir siyaset uzmanı, nükleer füze fırlatmak için basılan düğmenin başkanın en yakın arkadaşının göğsüne yerleştirilmesi gerektiğini söylemişti. Haklı gibi de… Ölüm-kalım kararları verilirken, başıboş bırakılmış akıl yürütme süreçleri tehlikeli olabilir. Duygularımız güçlü ve çoğu zaman da içgörülü bir seçmen kitlesi oluştururlar. Onları seçimden dışlamak, yanlışlara yol açacaktır. Hepimizin robotlar gibi davrandığı bir dünya, daha iyi bir dünya değildir.
  • Duygularımızın hayatımızdaki rolü, ona zenginlik katmaktan ibaret değildir. Bir sonraki hareketimizin ne olacağını el yordamıyla belirlediğimiz günün her anında, verilen kararların arkasındaki sır, yine duygularda yatar.
  • Nörobilimci Read Montague, insanların siyasi görüşleriyle duygusal tepkilerinin niteliği arasında bağlantı olduğunu bulmuştur. Uyguladığı yöntemde katılımcılar beyin taramasından geçirilirken, kendilerine gösterilen bir dizi resme verdikleri tepkiler ölçülür. İğrenme duygusu uyandırmak üzere seçilmiş olan resimlerdir bunlar (dışkı, böcek, ceset, vb.). Tarama aygıtından çıkan katılımcılara, bir deneye daha katılmak isteyip istemedikleri sorulur. Kabul ederlerse on dakikalık bir anket doldururlar. Sorular silah kontrolü, kürtaj, evlilik öncesi seks gibi konulardan oluşmaktadır. Montague’nin bulgularına göre; bir katılımcı görüntülerden ne kadar iğreniyorsa, muhafazakar eğilimleri de o oranda güçlüdür. İğrenme duygusu azaldıkça da liberal eğilimler güç kazanmaya başlar. Aradaki bu ilişki öylesine güçlüdür ki, bir katılımcının iğrendirici tek bir görüntüye verdiği nöral tepkiden yola çıkılarak, siyasi ideoloji test puanlarını %95 kesinlikle öngörmek mümkündür. Siyasi eğilimler, zihinsel ve bedensel unsurların kesiştiği alanda belirirler.
  • Dünya karmaşıktır; bu nedenle iç değerlendirmelerimizi hiçbir zaman kalıcı mürekkeple yapamayız. Çevremizde olup bitenlere biçtiğimiz değerler değişime açıktır. Çünkü öngörülerimiz gerçekte olanlarla birçok durumda eşleşmez. Etkili öğrenmenin anahtarı, öngörü hatası adı verilen bu olgunun izlenmesinde yatar. Öngörü hatası, bir seçimin beklenen sonucu ile gerçekte ortaya çıkan sonuç arasındaki fark olarak tanımlanır. Beklentilerimiz ile gerçekliğimiz arasında bir uyuşmazlık olduğunda, orta beyindeki dopamin sistemi durum için biçilen değeri yineden değerlendirmeye yarayan bir sinyal yayınlar. Bu sinyal sistemin geri kalanına, işlerin beklenenden iyi mi (dopamin düzeyinin aniden fırlamasıyla) yoksa kötü mü (dopamin düzeyinin düşmesiyle) sonuç verdiğini bildirir. Beynin geri kalanı da bu öngörü hat sinyalinin etkisiyle beklentilerini, bir dahaki sefere gerçekliğe daha yakın olacak şekilde ayarlayabilir. Dopamin, bir hata düzeltici; bir kimyasal değer biçme uzmanıdır. Dopaminin de etkisiyle, kararlarımızı, gelecekle ilgili gözden geçirilmiş tahminler temelinde öncelik sırasına koyabilmekteyiz.
  • Sağlıklı karar vermeye sıklıkla engel olabilen bir ayrıntı vardır: Hemen ulaşabileceğimiz seçeneklere, simüle etmekle kaldığımız seçeneklerden daha fazla değer atfetme eğilimindeyizdir. Gelecekli ilgili sağlıklı karar verme sürecinin takıldığı engel, şimdiki zamandır. Araba bayilerinin test sürüşü yapmanızda ısrar etmeleri, satıcıların eşyalara dokunmanızı istemeleri hep bu yüzdendir. Yaptığınız zihinsel simülasyonlar “burada ve şimdi” gerçekleşen bir deneyimle yarışamaz. Gelecek, beyin için olsa olsa şimdinin gücü, insanların neden o an için kendilerini iyi hissedip ileride tatsız sonuçlar yaratabilecek tekrarlar aldıklarını açıklar. Peki “şimdi”nin kışkırtıcı cazibesine nasıl karşı koyabiliriz? Bunun bir cevabı var mıdır? Evet, vardır. Beyindeki rakip sistemler sayesinde. Şöyle düşünün: Bazı şeyleri yapmanın zor geldiğini hepimiz biliriz. Spor salonuna düzenli gitmek gibi. Formda olmak istesek de, iş salona gitmeye gelince, önümüzde her zaman yapılacak daha zevkli şeyler vardır. O an yapabileceğiniz şeyin cazibesi, geleceğe ait soyut bir zindelik kavramından daha güçlü olacaktır. Spor salonuna gitme örneğine geri dönersek;  basit bir Odysseus anlaşması yapmanız spor salonuna düzenli gitmek için şimdiki siz ve gelecekteki siz arasında yapacağınız pazarlığa bağlı olacaktır. Örneğin bir arkadaşınızla spor salonunda buluşmak; basit bir sosyal anlaşmaya bağlı kalmak yönünde üzerinizde bir baskı oluşturacaktır. Odysseus anlaşmasının anahtarı; farklı koşullarda farklı insanlar olduğumuzu kabul etmektir. Daha iyi kararlar vermek için, yalnızca kendinizi değil, sahip olduğunuz bütün kimlikleri tanımanız önemlidir.
  • Kendinizi tanımak, mücadelenin yalnızca bir kısmıdır. Verdiğiniz mücadelenin sonucunun her zaman aynı olmayacağını bilmeniz de önemlidir. Farklı ihtiyaçlar önem kazandıkça, kararlardaki öncelik sıralamaları da değişir. Koşulların değişmesi, değerlendirmelerin de değişmesine neden olur. Genelde insanların akılcı birer karar mercii olduklarını; bilgiyi içselleştirip işledikten sonra makul bir yanıt ya da çözüme ulaştıklarını varsayarız. Ama işleyiş gerçekte böyle değildir. Önyargıdan kaçınmak için uğaş veren yargıçlar bile kendi biyolojileri içine hapsolmuşlardır.
  • Her birimiz dürtülerimizi denetlemek için kendimizce bir yol geliştirmişizdir. Çünkü işler aşırıya vardığında, kendimizi dürtülerimizin anlık tutkularının birer kölesi olarak bulabiliriz. Karar verme eylemi, her şeyin temelini oluşturur: Kim olduğumuzun, ne yaptığımızın, çevremizdeki dünyayı nasıl algıladığımızın… Seçenekleri tartma becerisinden yoksun olsaydık, en ilkel dürtülerimizin tutsağı olarak yaşayabilirdik ancak.Bu durumda da; ne şu anı akıllıca yönlendirebilir, ne de geleceğimizi planlayabilirdik. Tek bir kimliğe sahip olduğumuz halde tek bir zihne sahip değilizdir. Birbiriyle rekabet halindeki bir çok güdünün birer toplamı olarak yaşarız. Kendimiz ve toplumumuz için daha iyi kararlar vermemiz ise, seçeneklerin beyinde birbiriyle girdiği mücadeleyi anlamamıza bağlıdır.
  • Beyinlerimiz sürekli olarak toplumsal yargılarda bulunur. Peki ama bu beceriyi deneyimler yoluyla mı kazanırız, yoksa doğuştan mı gelmiştir? Güvenilirliğin, yılların deneyimiyle öğrendiğimiz bir oldu olduğu varsayılır çoğunlukla. Ama bu türden basit deneyler bebeklik döneminde bile, dünyada yolumuzu bulmamıza yarayacak antenlerle doğuştan sahip olduğumuzu gösterir. beyin, kimin güvenilir olup kimin olmadığını algılamaya yarayacak içgüdülere sahiptir. Yaşımız arttıkça, üstesinden gelmek zorunda olduğumuz toplumsal durumlar daha incelikli ve karmaşık hale gelir. Söz ve eylemlerin ötesinde, artık ses tonlamalarını, yüz ifadelerini, vücut dilini de yorumlamak zorundayızdır. Tartışmakta olduğumuz konuya bilinçli olarak odaklandığımız sırada, beynimizdeki düzenekler de karmaşık bilgileri işlemekle meşguldür. Bu işlemler öylesine içgüdüseldir ki, temelde hissedilmezler bile.
  • Bir şeyin değerini anlamanın en iyi yolu, genellikle o şeyin yokluğunda dünyanın neye benzediğini görmektir.
  • Kasıtlı olarak yapmasalar da, insanlar birbirini taklit ederler. Yansıtma ve taklit olgusu, ilginç bir gerçeğe ışık tutar: Uzun süre evli kalan çiftler, birbirlerine benzemeye başlarlar. Üstelik bu süre uzadıkça, bu etki de kendisini daha güçlü biçimde gösterir. Araştırmalara göre bunun tek nedeni aynı giyim ya da saç stillerini benimsemeleri değildir. Bu insanlar, birbirlerinin yüz ifadelerini o kadar uzun süre boyunca taklit etmişlerdir ki, yüzlerindeki kırışıklıklar zamanla aynı biçimi almaya başlamıştır.
  • Empati, evrimsel açıdan yararlı bir özelliktir. bir başkasının ne hissettiği konusunda daha iyi bir kavrayışa sahip olmak, bundan sonra ne yapabilecekleri ile ilgili daha iyi bir tahmin yürütmenizi sağlar. Ancak empati hataya açıktır. Çoğu durumda başkalarına dair öngörüde bulunurken sadece kendimizi baz alırız. Başkalarını simüle etmek, başkalarıyla bağ kurmak, başkalarını umursamak, elimizde olan şeyler değildir; çünkü doğuştan toplumsal yaratıklar olarak donatılmışızdır.
  • Filozof Martin Heidegger, bir insanın tek başına “var olmasından” söz etmenin zor olduğunu, çünkü normal şartlarda “dünyada var olduğumuzu” ileri sürmüştü. Heidegger bu şekilde, sizi siz yapan şeyin büyük oranda çevrenizdeki dünya olduğunu vurgulamış oluyordu aslında. Çünkü benlik, boşlukta var olamaz.
  • İnsanlar he ryerde ve sürekli olarak gruplar oluştururlar. Ailemiz, dostluklarımız, işimiz, genel tarzımız, tuttuğumuz spor takımları, dinimiz, kültürümüz, deri pigmentlerimiz, dilimiz, hobilerimiz ve siyasi eğilimlerimiz aracılığıyla birbirimizle bağlar kurarız. Bir gruba dahil olmak bize huzur ve rahatlık verir. Bu gerçek, türümüzün tarihi hakkında başlı başına önemli bir ipucudur.
  • İçinde bulunduğumuz dijital bağlantılar çağında, insanlar arasındaki bağlantıları anlamak da her zamankinden daha önemli hale gelmiştir.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir